tekrar gözümün önündeler, rahatlıkla onları seçebiliyorum. karanlık olduğunda ışıkların gitmesi ve korkunun gelmesinin asıl sebepleri, yalnızca benim için aslında. sıcak renkli bir ışık olduğunda bu çok daha rahatsız edici, ama gereğinden büyük ve orantısız suratlar ve onların parçaları, gözler, dudaklar ve burunlar beni hiçbir şeyin korkutamadığı kadar korkutuyor. onlar boşluğun içinde birdenbire görünebiliyorlar, hiç yeri değilken bir burnun üç katı büyüklükte bir göz görebiliyorum ve o an gözlerimi kapatıyorum. bu da yetmiyor, yorganı üzerime iyice çekiyorum ve gözlerimi açsam da kapatsam da aynı karanlıkla karşılaştığım bir hale sokuyorum kendimi. gözümü yorgana iyice yaklaştırıyorum, dışarıdan gelen sokak lambası ışığı yorganın liflerinin arasından sızabiliyor mu diye, hayır. yalnızca karanlık var. bir süreliğine kocaman gözler yok oluyor. onun yerine yarın beni neyin mutlu edeceğini düşünmeye başlıyorum. cevap yok gibi, zorluyorum. evet, bir şeyler var, yarın yine güzel bir gün olacak, muhtemelen açık hava. evet, bu iyi hissetmem için yeterince iyi bir sebep. hintli kadınların şarkı söylerken seslerinin incelikten kopacak hale gelmesi gibi bir kopma anı yaşıyorum, kendimi sırıtırken buluyorum ve ardından bam! bu sırıtış baltalanıyor. kocaman bir ağız. dudaklar da öyle, ve içindeki dişler de gülen forever alone meme'inin dişleri gibi. çok ama çok büyükler, ve ben bundan korkuyorum. evet, gereğinden büyük yüz uzuvları beni korkutuyor, çok korkutuyor. kafamı iki yana sallıyorum, beklenmedik bir gayretle altımdaki yatak çarşafının toplanmasını göze alarak bir yanıma dönüyorum. kolum altımda ezilmesine rağmen en rahat bu şekilde uyuyabilmem ayrı bir gariplik. boş duvara bakıyorum, biraz ışık olsaydı ve o duvar alçılanmamış olsaydı sıvadan kaynaklı girinti ve çıkıntıları rahatlıkla anormal şekillerdeki insan suretlerine benzetebilirdim. derslerde rasgele çizdiğim insanlar oluyor, gören herkes onların kim olduğunu soruyor ve ben bilmediğimi, rasgele çizdiğimi söylüyorum. işte ben geceleri o insanlara bakarak kendimi korkutuyorum. ortaokuldayken cinlerden korktuğunu söyleyen sınıf arkadaşlarımıza cevap niyetine 'görünmeyenden korkmayın, yanınızdaki insanlardan korkun asıl' cevabını veren din kültürü öğretmenimi hatırlıyorum. insanlardan çok korkuyorum kimi zaman, çok.
boş duvara bakmak beni sıkıyor, biraz değişikliğe ihtiyacım var. diğer tarafa dönüp sandalyenin üzerinde yükselmiş giysi yığınına bakıyorum. bunun beni korkutması lazım, korkmam gerektiği için korkuyorum fakat ona uzun süre bakabiliyorum. çünkü beni lord voldemort'a benzeyen joe satriani'den daha az korkutuyor, ya da gözleri fazla büyük olan temsili uzaylı resimlerinden.
bu anda en büyüğü geliyor, kocaman bir burun gözlerimin önüne öyle hızlı iniyor ki, aklımı kaçıracakmış gibi olup başımı bir karış geri atıyorum. gözlerimi sımsıkı kapatıyorum, birazdan gidecek, diyorum kendi kendime. birazdan gidecek. ve başka bir uzuv kalmayacak, kocaman kaşlardan ya da çenelerden korkmazsın herhalde. hatta kocaman elmacık kemikleri şirin bile olabilir, diyorum. on beş saniye geçiyor. gözlerimi açıyorum. kocaman burundan, kemerinden ve deliklerinden eser yok. doğruluyorum. ayaklarımı sürüye sürüye odanın kapısından çıkıyorum, pisuvarın biraz erken çalışmasıyla irkiliyorum, kafamı sallayıp ellerimi yıkamaya geçiyorum. kafamı kaldırmak aklıma geliyor, bunu biraz yavaşça yapıyorum, işte o an anlıyorum. o an her şey bitiyor, yutkunamıyorum bile, ağzım kapalı ve burnumdan aldığım nefes kalp atışlarıma ayak uyduramıyor.
aynaya dimdik bakan bir ben'in karşısında şimdiye kadar hiç görmediğim büyüklükte gözler, dudaklar, dişler ve devasa iki deliğiyle bir burun var.











